Eğer bu eleştiriyi 19 yy ın başlarında yazıyor olsaydım
herhalde şöyle başlardım ;
"İşbu kelam, elân kezzap mutasavvıflara ve
dahi tasavvufun nüvesini fehmden yoksun zevatadır.
Umulur ki eyice okuyup anlayalar, mucibince amel
edeler…
Tasavvuf saçma sapan yere herkese sempati
beslemek değildir, aşk teması adı altında eserlerle bir
albümün %90 ını doldurmak değildir,
"…bana dandik neyzen deseler hiç
kızmam" demek hiç değildir (bkz:Benlik
[enaniyet, yani kendini beğenmek] nedir?), "yok
canım estağfirullah" desinler diye bekleyerek
mütavazilik yapmak değildir.
Bütün bu ayaklar ise mutasavvıf ayaklarıdır.
Kişisel muhakemeden yoksun, çıkarcı zihniyetini
terk edememiş, dünyada KENDİ
için yaşayan, tasavvufu ve sözde
mutasavvıfığını, yükselmek için bir basamak
addeden, AŞAĞILIK özellikleri ile
de bilinirler. Tasavvufa yeni bir açılım (!)
getirmek adına (çok biliyor ya) yaptıkları
işlerde muhakkak kendi imzalarınıda işin bir kısmına
koyup kişisel çıkar elde etmekten geri
kalmazlar. İşin özünden maalesef
yoksundurlar.
Otostopla bütün Avrupa'yı dolaştıktan sonra
Türkiye'ye uğrayan PİPPA, Gebze'de aracına bindiği
şöför tarafından önce tecavüze
uğradı, sonra katledildi.
Ne kadar tanıdık öyle değil mi?
Çocukluğumun bir Türk Filmi düştü
hemen hafızama. Ayşecikli bir filmi yanılmıyorsam. İki
genç kız bisikletleriyle tatile gidiyorlardı.
Köylerden kasabalardan geçip
eğleniyorlardı. Sonra başlarına olmadık şeyler geldi. O
günlerde kafamda "otostop ve tek başına
yolculuk hiç güvenli değil" mesajı
yerleşmişti. Sonra da malum klişeler, "Bir kadının
ne işi var bir başına sokaklarda!" Hep bu
söylemlerle büyüdük. Akşam
karanlığı çöktüğünde bırakın
yalnız yürümeyi arabayla bile giremez olduk
ıssız sokaklara.. Yalnızdık, savunmasızdık.
Çünkü biliyorduk ki bizim erkeklerimiz
ancak KENDİ karıları kızları söz konusu olduğunda
ERKEK kesililirlerdi! Kendi karısı sokağa adım atamaz,
ama sokaktaki tüm kadınlar onundur!
Ülkesindeki kadınlara bu kadar acımasız olan
ERKEKLERİMİZ nazarında yabancı uyruklu tüm
kadınlar birer fahişeydi! Öyle ya, ne işleri vardı
yoksa ülkelerinden binlerce kilometre uzakta?
Doktor olabilirlerdi, sanatçı olabilirlerdi, ama
MÜSLÜMAN değillerdi. Ve Müslüman
olmayan kadınlarla her türlü şey
yapılabilirdi!
İçim daraldı. Daraldıkça babamı,
ağabeyimi, eşimi , arkadaşlarımı
düşündüm. Onlar da bu ülkenin
erkeğiydi. Bu şerefsizlerden değillerdi ama. Ya biz
başka türlüydük, ya ONLAR. Onlar
herneyseler bir an evvel DEFOLSUNLAR.
Ah.. Bir de bizim o HARİKA yasalarımız var öyle
değil mi? Bu ülkede kollanmak için ya katil
olacaksın ya tecavüzcü zaten. PEH.

Onca eleştiriye, onca inada rağmen Taraf
okumayı sürdürüyorum. Gazete
kisvesi adı altında önümüze sunulan
kağıt parçaları arasında hatrı sayılır bir yeri
var benim için. "Taraf Gazetesi
hangi tarafta?" ana temalı
bir yazı olmayacak bu. Ben gazetenin "gazete"
olmak için yeterli olan tüm donanıma
sahip olduğunu düşünüyor ve okuyorum.
Memnunum da.
Ancak internet sitesi için aynı dilekleri
beslememek son derece üzücü. Sitenin
yeni açılmış olmasını bir bahane
olarak göremiyorum. Madem henüz hazır değildi
yayına vermemeliydiniz siteyi. Haberler arasında
dolaşırken saniye başı "500 İç Sunucu
Hatası" almaktan gına geldi.
Fiyatını 1 YTL den 40 Kuruşa indirmiş olmasına
bağlayabilir miyim acaba bu
konuyu? "Ucuzladık da artık, ne yapacaksınız
interneti gidin alın okuyun" mu demek
istiyorlar?
Demeseler keşke. Üzülüyorum.
tamamen emekli sandığı ve ssk arasındaki kan
uyuşmazlığından kaynaklanan şizoid kurumlar vakasının
orta yerine saplandım kaldım. iki üniversitenin
rektörlüğü arasındaki kavram
kargaşasının yegane sebebi konu kısmında adımın ve
soyadımın yazdığı birtakım resmi yazışmalar. elimde
birbirinin aynı bilgileri içeren farklı
formatlarda kağıt parçacıklarıyla şehrin bir
ucundan diğerine koşuyorum. devamı >
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve
bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten
çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri
benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da
en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu
ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu
vardır, adalet örgütü vardır"; demeyecektir. Elle,
taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi
yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu
yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve
cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç
bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu
yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü
de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek
gerek"
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda
bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise
telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için
salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını
istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin
gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım.
Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı
ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim
görevimdir"
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Çoğumuzun takip ettiği üzere , 2007
Haziran'ında Ümraniye'de bir gecekonduda el
bombaları ele geçirildi. O gün başlayan
Ergenekon soruşturması kapsamında
önceki gece 04:30 sularında İlhan Selçuk,
Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu, Ferit
İlsever, Serhan Bolluk, Perinçek'in
koruması Yusuf Beşerik, Adnan Akfırat ve
İbrahim Benli'nin ev ve işyerlerine
operasyon yapıldı.
Soruşturmanın en can alıcı noktası 85 yaşındaki bir
yazarın, İlhan Selçuk'un gecenin o saatinde
evinden alınrak kötü bir muameleyle
karşılaşması oldu şüphesiz. O yaştaki biri
için daha "normal" bir eylem
gerçekleştirilebilirken bu yapılmadı.
Öte yandan Ergenekon soruşturması tarihin belki de
en büyük soruşturmalarından birine imza
atacakken sırf bu "kural ihlalleri" nedeniyle
çöküntüye uğrarsa en çok
üzülenlerden biri olacağım. Devletin
içine sızmış örgütümsülerin
en kısa sürede gün ışığına
çıkartılmaları gerektiğine dair kocaman bir
inanç besliyorum. Ülkemizin üzerinde
2004 yılından beri oynanan oyunlara daha ne kadar
göz yumacağımızı merak ediyorum.
Çok zorlu bir süreçten
geçiyoruz ülke olarak. Gerek birbiri
ardına gelen "darbe tahminleri" gerekse
de AKPnin kapatılma davası korkarım ki daha
büyük olaylara kapı açacak. İlhan
Selçuk'un önceki gün Cumhuriyet
gazetesinde yazdığı yazı da sanki bunun
habercisiydi.
"Evet, bu gidişle bir şeyler olacak... RTE
14'üncü Louis gibi 'Devlet benim'
dedikçe Türkiye'nin dengeye girmesi,
ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız... Ya
RTE anayasaya ve yargıya 'sokaktaki adam' gibi saygı
gösterecek... Ya da 14'üncü Louis
olmadığını RTE'ye anımsatacak ve öğretecek
bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım...
Aklın bir başka yolu yok..."
Evet aklın başka yolu yok. Ülke olarak daha
aydınlık günlere yürümemiz dileğiyle..
Dünyada bütün taşların yerinden oynandığı bir süreç
geçirmekteyiz.
Gelişmiş ülkeler diye adlandırılan, süper güç diyerek
bize gösterilen bütün ülkeler ve sistemleri birer birer
çökme sinyali veriyorlar. Ekonomileri, sosyal
düzenleri, toplumları ve bireyleri karışıklık
içerisinde...
Tüm dünyada bunlar olup biterken bizler Türk milleti
olarak daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha da çok
güçlenmek zorundayız. Bunu gerçekleştirmek için birlik
ve beraberliğimizden geri adım atmadan devletimize,
milletimize, hukukumuza, askerimize ve bizleri
yönetenlere sahip çıkmalı, bu sahipliğimizi her geçen
gün artan oranda tüm dünyaya hissettirmeliyiz.
Mevcut sistemde kurumlar ve kişiler arasında tercih
yapmak zorunda bırakılan bir toplum olmaktansa,
Hedefinde kararlı ve iddialı bireyler olarak yüzeysel
konularla uğraşmadan, koskoca bir devleti zayıflatacak
her türlü hareket ve oluşumun karşısında sapasağlam
durmak, herşeyden daha fazla önem taşımaktadır.
Şahsiyet eğitiminden geçmeden, insanın öz yapısına
uygun bir sistem oluşmadan, ülkemizde ve dünyamızda
sorunların çözülemeyeceği aşıkardır.
Şu an ülkemizin gündeminde yer alan parti kapatma
davası da bu kapsamda ele alınmalı ve ülkemizin gelişim
hızının kesilmesine sebep olabilecek her türlü tutum ve
davranıştan kaçınılmalıdır.
Tüm dünyada ekonomik krizin ayak sesleri duyulurken,
ülkemizi zayıflatacak, insanlarımızı zor durumda
bırakacak oluşumların ve hareketlerin karşısında yer
almak durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Bu konudaki
sorumluluğumuz bütün devlet kurumları için aynı
düzeydedir, hiçbirisi hakkında ayrımcılık yapamayız.
Ben ancak şahsiyetin ve şerefin tarafında olabilirim .
Bunun dışındaki her türlü düşünce ve durumdan uzak
değerlendirmelerle ülkemizin, insanımızın büyüklüğünü
tüm dünyaya duyuracak her türlü çalışmanın ve bu
çalışmaları yapanların yanında yer almak
sorumluluğumuzdur bunu da unutmayalım.
Demokratlık adına hukuka saldırmanın kötü olduğu gibi,
milli menfaatlerimizi unutarak ülke gerçeklerini
yerinde tahlil edip çözümler sunmak yerine kaos
ortamından siyasi çıkar elde etmek de doğru değildir.
Mesele şu veya bu, şucu veya bucu olmak değil inasana
yakışan şekilde yaşamak ve yaşatmaktır.
Üzerinde durulacak bir konu varsa budur.
% 46.7 oyla iktidara gelen parti hakkında Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatma
davası açıldı. Daha evvel benzer sahneleri Refah
Partisi ve Fazilet Partisi örneklerinde
gördük. İki kapatma olayında da
sözkonusu partilerin reytinglerinin nasıl tavan
yaptığına tanık olduk. Şimdiyse halkın ezici bir
çoğunluğunun oyuyla gelen bir parti için
alınan bu karar tartışılıyor. Öncelikli
olacak iki konu var bu durumda. Birincisi halkının
%46sına ne derece saygı duyduğu tartışılan başsavcılık
makamı diğeri ise zaten bunca oy alarak başa
geçmiş bir partiye verilecek prim.
Başsavcılık makamının halkından ne derece uzakta
durduğu sonucu çıkartmak mümkün.
Halkının iradesine ters düşecek bir kararla AKPnin
kapatılmasını istemesi belki demokrasiye uygun ancak
halk iradesine aykırıdır. Parti kapatmanın uygarlık
olmadığını savunan sözde demoktatikler için
uygun bir zemin oluşmuş durumda. Netice itibariyle
gördük ki bu tip söylemler ancak ve
ancak partiye olan sempatiyi güçlendiriyor.
Cumhuriyet mitingleri sonrası genel seçimlerdeki
tabloyu örnek olarak sunabilirim
önünüze.
İkinci konu ise tam bu noktada göz kırpıyor.
Başsavcılık makamı halkın %46sının oy verdiği bir
partiyi kapatma kararı alarak kalan %54ün de
ilgisini bu yöne çekmek istemiş olabilir
mi? Bu ülkede o kadar çok şey oldu ki
olayların altında yatan gerçek sebebi bulmak
çok zor olabiliyor. Mümkün
gözüyle bakıyorum bu duruma
üzülerek.
Öte yandan bu kapatma davaları ülke insanını
kendi içinde bölmekten başka bir halta
yaramıyor. Kapatıp da ne olacak yani? %46 bir anda
"Ah hata etmişiz hemen doğru yola
dönelim!" mi diyecek? Demeyecekler. İlk
fırsatta gürül gürül yeniden
gelecekler! Biz de oturduğumuz yerden ahkam keserek
buna müsade edeceğiz.
Niye kapatılsın ki? Yerine daha beterleri gelsin diye
mi?
İlkel toplumlardan beri insanların yaşamlarını
incelediğimizde, inanç, eğitim, aile, ekonomi ve
idare gibi beş temel çizgi üzerinde
yaşamlarını sürdürebilmek için bu
temel kavramlar doğrultusunda sürekli kendilerini
yenileyip geliştirmekte olduklarını
görürüz.
Bu kavramlar zaman zaman silik ve karışık devreler
geçirmişse de insan için çok
hayati beş temel çizgi oluşundan dolayı
hiçbir zaman kaybolmamıştır.
Ülkemizde ise bu beş kavram ya hiç
anlaşılmamış ya da bu kavramlara derinlik kazandırılıp
ülkemiz insanlarına doğru yön verilememiştir.
İnancın ne olduğunu, eğitimin nasıl olması gerektiğini,
eğitimcinin hangi konularda varlığının hayati
önemde olduğunu bilmek durumundayız. Bunu
bildiğimiz takdirde bütün kavramlar
"yerli yerinde" değerlendirilecek, ortak
paydalar artacak bunun neticesinde de hoşgörü
ortamı; bizi ulusal huzur ve mutluluğa
götürecektir...
Örtünme bu hassasiyetlerin neticesinde
değerlendirilmesi gereken ve "yerli yerine"
oturtulması gereken bir kavram... Her bilginin ve
kavramın olduğu gibi bu kavramında insana göre
değerlendirilip hakettiği önemin verilmesi
gerekmektedir.
devamı >
Bu yazı bir eleştiri yazısı olarak ele alınırsa faydalı
olacaktır bunu söyleyerek başlayayım yazıma.
Only-R rumuzlu sevgili yazarımızın "Türban
sorununun özünde sapkınlık ve sapıklık
vardır" yazısına kısa bir cevap olsun diye
yazıyorum bu yazıyı. Öncelikle yazımın başlığında
belirttiğim gibi sadece sahibi olduğu fikri ispat
düşüncesinden bilimsel temele dayanan bir
araştırma sürecinden geçmeden oradan
buradan toparlanma bilgilerle kopyala yapıştır
makalecikler düzerek fikir sahibi olunmayacağını
belirtmek isterim. Hele ki sırf siyasi ayrışma
neticesinde oluşmuş "taraf ve aidiyet"
düşüncesi ile normalde bu tür zeminlerde
tartışılması son derece hassas olunan bir konuda
doğruluğu meçhul bilgicikleri fikirmiş gibi
sunarak insanların kutsal saydıklarına saldırmak
hiç hoş bir tutum değil.
Geçmiş yazılarımı okursanız nasıl bir dünya
görüşüne sahibim
küçükde olsa intiba oluşur buna
eminim. Pek değerli kardeşime altına imza atacağını
düşündüğüm bir cümleyi
hatırlatmak isterim. "Bilgi sahibi olmadan fikir
sahibi olmak" Tarih boyunca defalarca farklı
isimlerden kaydı düşülmüş bu
cümleyi bizlere özümseten Uğur Mumcu'yu
da rahmetle analım satırarasında.
devamı >
Eleştirel.com yazarı iseniz buradan giriş yapabilirsiniz, değilseniz yazarlığa başvurmak için lütfen formu doldurun.