Web 2.0 ve "deneyimli" reklamcılar.

17
07 - 2007

Bundan seneler seneler önce, (kaç tane seneler oldu hatırlayamadım) youth marketing daha Türkiye semalarında "iki tane kızı giydirelim, dolaşsın sokakta" sığlığında iken kurulmuş ReklamGiy'in bir dergi reklamı vardı...

Böyle yaşlı kelli felli amcalar, oturmuşlar bir masanın başına, "gençlik bizim işimiz" diyorlar.

Gençliği, gençliğe bırakın lütfen, bırakın gençlik o anki trendlere göre reklamlamasını kendisi yapsın.

ay, ne diyordum.

Bu yazı Web 2.0'ı büyük büyük butonlar ve parlak yıldız içindeki "beta" yazısından ibaret gören pazarlama iletişimi Gurularına (ay fosillerine mi demeliydim) hayatı internette geçen bir bünyenin cevabıdır.
devamı >



Gözlüğün Hikayesi

17
07 - 2007

Yıl 1994 yaş 16.5, Darülfunun'da üniversite tahsilime başlıyorum. Kolay değil kimler gelmiş geçmiş.. Nicelerinin "Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm koca İstanbul!" delikanlılığı ile geldiği sonrada "Sen büyüksün tamam" diyerekten Haydarpaşa Garından uzaktaki köyüne salya sümük dönmek üzere Kara trenlere bindiği, yiğidin harman olduğu, taşından toprağından siyanürsüz altının fışkırdığı, kalem bıyıklı Ayhan Işık'tan, çarşambanın çember sakallı hocalarına kadar çeşit çeşit insanın bir şekilde toprağına ayak bastığı, başbakanın başımıza musallat olmadan önce ilk çöreklendiği makamın ana konusu, bu uzun cümlenin kurulmasına sebep olan, daha da uzunlarına hatta külliyatlara kadar yolu olan bir şehre yüksek tahsilimi gerçekleştirmek için gelmişim. 2 hafta yurttan çıkamamıştım hatırlıyorum. Sonra bi çıktım o günden sonra artık nerelere girdik çıktık ben hatırlamıyorum.
İlk yılım çok garip geçti. Hiç tanımadığım insanlarla aynı evde yaşamaya başladık post travmatik gurbet bozukluğu zaten bünyemizi sarsmışken, nice insanlarla hoşbeşler ettik, gezdik tozduk, sabahlara kadar uyumayıp akşamlara kadar uyanmadık.
Ve bir gün 3. sınıftı sanırım yolumu şaşırarak Mediko-sosyal denen garabet binaya yanlışlıkla girip, sek sek sekerek göz doktorunun ağına düştüm.
Işıklar tuttu gözüme, "hımm"ladı, "aa ha!" dedi, kağıtlar karaladı derken dünyaya Fahri Kuz optikten alınmış allengirli gözlüklerle bakmaya başladım. Kişiliğim değişti bir anda bu müthiş aksesuarın verdiği gazla Beyoğlu'nda bir levantenden alınan harika bir kasketle bal çalındı karizmamıza...
Çok değil 1 yıl sonra başka bir göz doktorunun boşuna vermişler sana bu gözlüğü demesi ile irkildiğim koltuğumdan aradan geçen 9 sene ile beraber mavi bir gözlük çerçevesinin aralığında bu yazıyı yazıyorum.
Uykusuz gecelerin, 17-18 saatlik bilgisayar başında iş maratonlarının, gece karanlığında bi o yana bi bu yana sallanan direksiyonların sonunda bir adet mavi gözlük, 2 adet göz damlası ile (ki tam bir işkence, bir insan 4. denemesinde anca isabet ettirir de verdiği refleksle bütün zerreciklerini aleme saçar mı bu damlanın olacak şey değil) hayatıma devam ediyor olacak olmam bu yazının ana konusudur.
Sabredip okuyanlara vereceğim kaygı mesajı "hangi çerçeveden bakarsanız bakın hayata görmek istediğinizi görürsünüz" olacak. Göremeyipte gördüğü kadarını doğru zannedenlere bi kaç çift sözüm vardı.
İbret olsun diye yazdım.



etegimden dokulen

15
07 - 2007

mide yanmasından şikayetçiyseniz yiyeceklerinize dikkat etmeli, sindirimi kolaylaştıran, yanma hissini azaltan yiyecekleri unutmamalısınız. Midenin salgıladığı aşırı asidi kurutarak yanma hissini gideren ekmeği öpüp başınıza koyduğunuz takdirde ulaşacağınız sonuç, AKP iktidarının "karşı takıma hakaret etme" çabasından öteye gidemeyen seçim kampanyalarının alacağı sonuçtan fazla değildir. İşte ben de mümkün mertebe uzun cümle kuruyorum ki, kitlenin kafası karışsın, kulak memesi kıvamına geldiğinde fırına sürülmeye hazır olsun hepsi, "wykka lan, zekâna hastayım" cümlesini bir kez daha kursunlar.

 
öte yandan (bağlaçları seviyorum) aynı ekmek, oh evet sevgili ekmek*, karbonhidrat zenginliğine haiz olmasına karşın bununla övünmeyecek kadar mütevazı ve bulantıyı kesecek kadar dosttur da. bu bağlamda şu bilinçaltı** şiiri tüm sevenner için gelsin: "avucumda sicakligini duydugum ekmek / ustumde hatirasi kadar guzel sonbahar / o bembeyaz, o tertemiz bulutlara dalar / dusunurum bir cocuk turkusu soyleyerek..." (o.veli)

* bir ismin başına "sevgili" sözcüğünü eklemek, o ismi taşıyanı yakınen tanıdığımızı ve onun ahbabı olduğumuzu göstermek için sıklıkla kullanılmaktadır günümüzde. oysa alt anlamlara baktığımızda, çoğu kez iç edilmiş yapay kimlikleri taşıyan birtakım alt-orta sınıf entelektüeli görünümlü paçozun medyatik şahsiyetlere yaptığı yalakalığın bir numerolu göstergesidir "sevgili" eki. yes, it iz.

** kahvaltı sözcüğü kahve + altı bileşimiyle oluşmuştur ve kahve içmeden önce yenilen öğünü kasteder. eskilerin sabah kahvelerinin meşhurluğundan bahsetmeye gerek yok sanırım diyip de aslında çoktan bahsetmiş olmama ne diyosunuz peki.? [burada şair (ki ben oluyorum) gerek yok sanırım söz öbeğiyle "hepimiz biliyoruz bunu ama gençler felan bilmiyosa öğrensinler maksatlı yine de yazıyorum"; veya "sen ne bilcen benim zihinsel sıçramalarımı, peşimden gel, falov dı wayt rebit" cümlelerini içten içe sezdirmektedir] konuya dönücek olursak, bilinçaltı bu anlamda bilinçten önce yenilen yemek olabilir mi? dolayısıyla bilinçlenmeden önce yediğimiz (aslında içtiğimiz ama beslenmeyi sağlayıcı araç olarak "yediğimiz") tek şeyin anne sütü olduğunu düşünürsek, bilinçaltı yerine süt diyebilir miyiz? ya da kısaca erkeklerin bilinçaltında varolduğu öne sürülen oedipus kompleksini her gün bir bardak süt içmeleri yoluyla çözebilir miyiz? ve aslında hepimiz birer oedipus değil miyiz; gözü kör, kalbi yaralı? (oh enfes oldu)



DÜŞLEMBAÇ

14
07 - 2007

Ahhh ah bi gün alacam tası tarağı, bilumum kişisel varlığımı birde başımı gideceğim küçük sakin bir kasabaya... Deniz kenarında olacak evim. Bahçesinde Börtü&Böcek, ooo papatyalarım olacak. Denize karşı her akşam "Biz heybeliden her geceeee mehtaba çıkaaaardıkkkkk..." cümlelerini bağırırken, atacağım kolumu sevdiğime dert yok tasa yok hayatı süreceğim, sabahları erken kalkan yavrukurt olup sporlar yapacağım, platesle mutlu mesut bir hayat süreceğim cümlelerini çok duymuşuzdur.

Neden farklı şehirlerin insanları aşağı yukarı aynı cümleleri kurup durmaktadır?
Neden düşlerimizle saklambaç oynayıp dururuz.

Çok saçma!



Dragonland'de bir Sevgi Yumağı

13
07 - 2007

can sıkıntısına sebep olabilecek herhangi bir şeyden uzak durmanın gerekliliği üzerine dolu dolu konuşmuşluklar geçirdim dünden önceki on gün sürecinde. tabi bu bahsi geçen zamanın her allan gününde konuştuğumu sölersem yalan söölemiş olurum. epi topu üç günü böyleydi esasen, ama yeterli oldu cebimdeki polyanna'yı çıkarıp masanın üstüne koymam için. artık her gittiğim yerde kendisi de benimle birlikte sohbetlere katılıyor, içkimden yudumluyor, kahvemin tadına bakıyor. üstelik sigara yakmaya falan da yeltenmiyor. efendice elbisesini buruşturmadan, üstüne bişey dökmeden durabiliyor, oturup kalkmasını bilen hanfendi pozlarında kendisi gayet (oturup kalkmayı bilmek tabiri üzerine bir başka essay'de görüşelim sizinlen). o eski ejderha wykka gitti, yerine yepisyeni 2007 bahar-yaz kreasyonundan bi wykka geldi, sebebi de aha bu polyanna kişisi. yuppi.

bu benim için büyük bir değişim ve sanırım (neden "sanırım"la başlayan bütün yazar cümleleri genellemelere gider?) hepimiz için bu türden bir değişim gerekli. ben artık etrafımdaki insanlardan şikayet eden cümleler, "hiç şansım yok" türünden hayıflanmalar, olası aksilikler için başkalarını suçlayan yakınmalar duymak istemiyorum. peki nerden tanıycaz abi bu kişileri? nası bilcez de uzak tutcaz kendimizden? hemen şu örneklere bakalım:

yenge, başında pembe tas modeli şapkasıylan (yanı güllü) yemeğe oturmuştur, çok yıldızlı bir otelin akşam yemeğindedir, açık büfeden envai çeşit sebze, meyve, et, pilav, çorba, tatlı, salata, meze, şu, bu, o, biz, siz ve diğerleri gibi besinleri masasına taşımıştır ancak ağzından çıkan cümle şudur: "bugün baktım da semizotu yok." işte bu noktada yengenin bu negativite insanlarından olduğunu anlayabiliyoruz. bu insanların bir numerolu özelliği bir eldekiyle yetinmeme içgüdüsüdür. (çekin burnumdan şu krep kokusunu, konsantrasyonum bozuluyo) öte yandan, şöyle bir insan modeli karşınızdayken bahar-yaz kreasyonu felan direkt yalan olur, iç sesin söyledikleri neyse ki duyulmamaktadır: "sen istersen şapkana dikebilirsin biraz semizotu, şurdan bi miktar torpah koyalim, verimlidir buralar... biraz da gupre verebiliriz hatta, hemen cikar boylece semizotlari, yarina felan yersin." ertesi akşam menüde semizotu olması üzerine bir kahkaha patlatırsınız ve öfke balonunuz çotaaa diye sönüverir. hemen gelsin polyanna tabi. ama o gelene kadar sinirleriniz höplemiştir bi kere. o yuzden temennimiz bu insanların yeryüzünden silinmesidir.

bir başka olay da "hiç şansım yok" diye diye kötü şansı kendilerine çeken ve yanındakilerin de asab-ı muaşeretini bozmak suretiyle asakiri mansurei muhallebiye ulan diye höyküresini getiren bünyelerden kaynaklıdır. bunlar, paso etkileşim halinde olduğumuz makrokozmos ilen aşşalık diyaloglara girdiklerinden evreni küstürüp oyundan çıkmasına sebep olmakta, madagaskar'da deprem olmasına, gökten yeşil kar yağmasına bile yol açabilmektedirler. bu insanların da simcity 4'teki god effect'e maruz kalmalarını diliyoruz acilen.

bir de her daim emir kipiyle konuşan insanlar vardır ki, bu insanlar ciddi şekilde anevrizma etkisi yaratır genç dimağlarda. ne diyon lan sen sibop bağırtısı da kuvvetle muhtemel böyle bir kişiyle dalaşma anında patlak vermiştir. hafazan allah, bunlar, en tehlikeli türlerdir ve insanda ne polyanna bırakırlar, ne bolluk bilinci, ne bişey. direkt korteksinize oynarlar, hayalgucunuze felan zarar verirler. kahrolsun emir kipi, hepimiz "misiniz?".

eöhm. yetkililerden ricamız, bu tip davranışlarda bulunan ya da bulunması muhtemel insanlar yasaklanması ve gerekli hallerde yalnızca rögar kapakları yakınlarında ortaya çıkabilmelerine izin verilmesidir. daha olmazsa halk bişeyler yapsın, burdan toplumu sağduyuya davet ediyorum. evet. sosyal olumsuzluksaçan bireylere karşı hareketlenilsin arkadaş. bunların evlerinin önüne gidip kibritle oynayalım, gözlerine kum atıp kaçalım, yazının en güzel yerinde adobe reader güncellemelerinin ortaya çıkması da cezaya tabi olsun ayrıca. yemek saatim geldi, müsadenizlen. si yu.



Maskeler...

13
07 - 2007

Herkes bir maske takabilir. Ama maskeyle dolaşmaktan kendilerini unutan tipler de az değil. Herkes kendisine göre birer anlam çıkarsın. Bendeniz pek muhterem TURUNÇ Bülent'e değineceğim. İçindeki ile dışındaki arasında dağlar kadar fark olan bu cuhhuriyet düşmanının torunu insan; zaman zaman içindekileri dışına kusmakta ustadır. Bunu bilerek yapar. Kendisi fitnelik ve fesatlığın en nadide örneklerini siyasal yaşama sokmuş, makam sevdası ile yoğrulmuş milletin meclisine başkanlık yapmanın yanısıra sırf sisteme kaktırmak için niyetini, 25'lik delikanlıları Çocuk bayramlarında makamına oturtarak tatmin olmayı yöntem edinmiş bir kişidir.
En son incilerini dün akşam haberlerde izledim. Doğan medyasında değil tabiki Kanaltürk'te... Pey kıymetli TURUNÇ siyaset yaparken köylerde aldığı tepkiyle birlikte içindeki canavarı böğürterek gariban çiftçiye terbiyesinin sınırları gösterecek şekilde bi güzel kaynıyor. Pek dindar olan bu müstesna kişilik öyle laflar ediyor ki yüzümüz kızarıyor.
Çok fazla yoruma gerek yok. Hal vaziyet ortada... Kimler tarafından yönetiliyoruz, kimlere demokrasi kahramanları diyorlar bi görelim.

Arzu edenler haber sitelerinde videosunu izleyebilir.

Arzu etmeyenler Analarını da alıp gitsinler bu siteden!



Tarih kitapları hakkında

13
07 - 2007

 
-Bize tarih diye öğretilen savaşlar tarihidir. Nerdeyse hiçbir tarih kitabında bahsedilmez büyük aşklardan. Hiçbir tarih kitabı Bach’ın Oboe konçertosunu ne zaman yazdığını söylemez. Tarih kitaplarında edebiyat mucizelerine yer verilmez. Nietzsche’nin doğum ve ölüm tarihi hiçbir tarih kitabının konusu değildir. Hiçbir tarih kitabı Kuğu Gölü Balesi’nden bahsetmez. Sevmenin tarihinden de bahsedilmez tarih kitaplarında. Tarih kitapları hayatın kökleriyle ilgilenmez; ilgilendiği tek şey düşmanlıkların kökleridir ve bu yüzden hepsi kanla yazılmıştır.
Yaratmanın ve bütünleşmenin değil, öldürmenin ve ayırmanın tarihidir belleklerimize sunulan.
 
-Tek suçlular aramaya, suçlara isim ve soyisim koymaya bayılırız. Hitler'dir kötü olan, lanet olsundur! Oysa düşünmek lazım gelir, Hitler kendi elleriyle kaç kişiyi öldürmüştür? Diyelim ki Hitler bir delidir de, bir delinin sözüyle cana kıyan eller kimindir?



Kıskançlık

12
07 - 2007

 
Merhaba yeni site.
Bir şey eleştirmeli hissine kapılacağım gün gibi aşikardı, siteye kaydolduğum zaman. Al işte. O his şu an aç olduğum hissinin bile önüne geçti . Ki ben çok fazla ve yoğun bir şekilde kapılırım aç olduğum hissine :)
Her neyse . Belkide ne eleştireceğim diye etrafa bakınacağıma, etraf olup kendime bakmalıyım ilk olarak. Böyle olunca ise ne eleştireceğim düşüncesinin yerine hangisini eleştireyim düşüncesi hakim oluyor beynime. :) Ama o da güncel bir şey olsun istersek eğer ;) pek zorlanmadan muradımıza erebiliriz.

devamı >



Kültür politikaları

11
07 - 2007

Hayatı sorgulayan şu gencecik ömrümün en kritik noktalarından birinde bir Avrupa Konseyi toplantısı gördüm. Şükürler olsun ki; niye sorusunun gücüne inanan bir beynim var da toplantıdan ilerde çok işime yarayacak notlar çıkarmayı başarabildim.
O ortamdaki varlığını sorgulayan beynim, medyam tarafından dile getirilmeyenleri, iyi sandığımız niyetleri, delegelerin yüzlerindeki ifadeleri yakından izleme fırsatı buldu. Lobi-kulis-diplomasi kavramlarının da kelime değil pratikteki anlamlarına şahit oldu.
  devamı >



İşciye Her İstediğini Verdik!

10
07 - 2007

İŞÇİYE HER İSTEDİĞİNİ VERDİK!
Böyle buyurdu hazretli...
Sadece işçiye değil toplumun bütün kesimlerinde herkese dokundu son 4,5 yılda verdikleri. lakin konumuz "işçi" olduğu için şimdilik konu dışına sapmadan söyleyelim sözümüzü...Evet, konumuz işçi; hani şu 2-3000 YTL ücret alan(?!),hiç bir iş yapmadan sabah gidip akşam eve dönen, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen "işçi"
Hal böyle olunca her sabah hazretlinin (bir de türedi hazretliler var amcayla ağız birliği etmiş olan. her sokakta, kahvede, işyerinde vs.onlar da dahildir konumuza) evinin önünü karısı süpürmektedir, İçtiği sigarayı oğlu sarmaktadır yumurta çıpmaktan kalan zamanlarında, tükettiği akaryakıtı ise saltanat ahırından beslenip anıran eşekler üretmektedir. İşçi ile ne ilgisi olabilir ki bu ve benzeri ürünlerin. Üretmek kim işçi kim. Onlar yan gelip yatsınlar efendim.Bozulması keyfi paşazadelerin…
devamı >