Reklam son derece normal ilerleyen bir Digiturk
reklamı. Amcamızın biri Acun kardeşimizle pazarlığa
tutuşuyor. Kurulum ücreti verilmeden, aylık 10 YTLden
az bir miktarla Digiturk sahibi olacağımızı öğreniyoruz
reklam sayesinde. Reklamın sonunda amcamız cozutuyor ve
o talihsiz soruyu soruyor. - Erotik var mı?
Şimdi bu nedir?
Evet bizler bir pil reklamındaki ayıcıklar aracılığıyla
bile cinselliğin çağrıştırılmasına alışık insanlarız.
Evet bu ülkede erotizm hiç birşeyin olmadığı kadar çok
sattı. Ama işin içinde dedemizi görmemiştik doğrusu.
Sizi bilmem ama beni çok rahatsız etti o dedenin
"Seviyorum n'apayım" demesi.
Doğruluk payını tartışmayacağım, erkek olmak hangi
yaşta olunursa olunsun ayrı bir cumhuriyet olmak
demektir zira. Bunu öğrenecek kadar büyüğüm. Kaldı ki
hiç bir zaman bunu yadsımadım. Ancak bunun gözümüze
sokulması çok rahatsızlık verici. Ben bu dedenin, bu
arzusunu milyonlarla paylaşmasını BÜYÜK BİR AYIP olarak
görüyorum. Geri kafalıyım belki, ama en azından böyle
olmasını dileyerek sokakta daha rahat adımlarla
yürüyebileceğim. DEDEM YAŞINDAKİ ADAMIN bana bakarken
neler düşündüğünü bilmek istemiyorum. Kendinize
saklayın bu bilgilerinizi.
"Kutu" açtırma meraklısı Acun Ilıcalı'nın kendi kendini
bitirme kampanyasına en büyük desteği bu reklam vermiş.
Hayrını görsünler, ne diyeyim.
Malum, hükümetimiz malumu ilam etti.
Üstüne başka derdimiz kalmamış gibi sigara
yasakları getirildi. Sigara içmemiş bir insan
evladı olarak bu kararın arkasında durup, tüm
yaptıklarıyla hükümeti eleştiren biriyken
birden hükümet destekçisi
kesilebilirdim. Ama kesilmiyorum. Beni iyiden
iyiye rahatsız eden bir kaç husus var bu
sigara yasakları konusunda.
Yasak olarak addedilen mevzu sigara olunca toplumun her
kesiminde ufaktan kıpırdanmalar sezinlendi
şüphesiz. Mahalle teyzelerimiz yolda
gördükleri sigara içen
"gençlere" artık doğru yola sevketmeye
yönelik beyanatlarda bulunmak yerine artık
yasa ile tehdit ediyor! Eline tüm kozları almış
durumdalar artık. Hayır yani, sigara dediğin nedir ki,
içsen zararı olmaz içersen DEVLETE KARŞI
GELMİŞ OLURSUN! ve biz bunu siz gençlerimize
hiç yakıştıramayız. Bu işin bir sonraki aşaması
ise SİGARA İÇMEK DİNEN CAİZ DEĞİLDİR! devamı >
efenim üye olduğum forum sitelerinden birinde, ki
esasında bu, sözlük formatında işleyen ve
çoğunluğunu eli kalem tutan
üniversitelilerin ya da mezunların işgal ettiği
bir sitedir, çok afedersiniz hayvanın biri
"türk kızını alacağıma eşekle sevişirim daha
iyi" şeklinde kendini bilmez bir başlık
açmış. herkes de elinden ve dilinden geleni
yazmış yanıtlamış, çok güzel. ha bu başlığı
açanı muhatab alıp da ona yanıt yazmak doğru
mudur değil midir, bunu tartışmadan, birtakım
tespitlerde bulunarak şahsi
görüşümü bildirdim ben de.
öncelikle diyeyim ki, bütün mesele ait
olunan kültür ile başka kültürlerin
çakışmasından, çatışmasından, kendi
kültürünü anlamlandıramamaktan
kaynaklanmaktadır esasen.
-------sosyal mesaj kaygısı ve yüksek dozajlı
tespit içerir-------
devamı >
Toplumun engellilere bakışını saptamaya
çalışan ankette katılımcıların yüzde
40.58’i bir engelliyle ‘duygusal bir ilişki
yaşardım ama evlenmezdim’ dedi.
İSTANBUL - Toplumun engellilere bakışını saptamayı
amaçlayan araştırmada erkek katılımcılar
‘engelli bir kadınla ilişkiniz nasıl olur?’
sorusuna yüzde 21.72 oranında ‘duygusal bir
ilişki yaşamazdım’ cevabı verdi. Katılımcıların
yüzde 40.58’i ise ‘duygusal bir ilişki
yaşardım, evlenmezdim’ dedi.
Rehabcenter ve Pi Grup Araştırma şirketinin, toplumun
engellilere karşı tutum ve davranışlarını
ölçmek için
yürüttüğü anket çalışmasında
714 erkek ve 507 kadın, toplam 1221 katılımcıyla
görüşüldü
Toplumumuzca kabul görmüş engelli sayısı bir
elin parmaklarını geçmez. Engellilere karşı
bırakın saygılı olmayı, bıyık altından gülerek
bakıyoruz. Yaptığımız ayıbı çocuklarımıza
örnek ediyoruz. Geçen gün daha yeni
yürümeye başlamış ufak bir erkek
çocuğu (kendisine yazının devamında velet
diyeceğim) karşıdan karşıya geçmeye
çalışan bir engelliye bakıp
"yürümeyii bilmiyooo" şeklinde alay
edebiliyor. Annesi ise veledin elini bırakıp
"Aferin anneme, bak sen ondan güzel
yürüyorsun" diyor. Bu velet
büyüdüğünde kendi veledine bunu
öğretecek, bu şekilde toplumumuzdaki
engelliyle dalga geçme hali gelecek nesillere
aktarılacak!
devamı >
Sunucu: Yeni kasetinizden dolayı size çok
ağır eleştirilerde bulunuluyor ….. Bey.
Hattâ bir izleyicimiz olaya annenizi de katarak
(!) bize yeni kasetiniz hakkında bir eleştiri
yollamış.
Şarkıcı: Bütün eleştirilere, o arkadaşa
da “Sayyygı duyuyorum” …
diyerek başlıyor şarkıcı
lafına. Tabi haklı. Neden? E adam demokrat düzeni
yemiş yutmuş. Kraldan faza kralcı denir ya,
“demokraksi” nin özüne
öz katmış bu adam. “Her şeye
saygılıyım” diyor. Her şeye saygılıyım ne demek
şimdi? Ben her dine eşit uzaklıktayım gibi bir şey. Her
şeye saygı duyuyorsan hem adilsin hem zalim, hem
haklısın hem haksız, hem kibarsın hem kaba…
Gerekli tanımı yapılmadan
televizyonlardan bas bas bağırılan
“Demokrasi ve
Özgürlük”, işte
böyle anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Özgürlük, bir başkasının
özgürlüğünün başladığı yerde
biten haklardır. Demokrası ise,
özgürlükler ile
sınırlı, halkın egemenliğine dayanan
yönetim biçimidir.
“Herkese acıma, acınacak
duruma gelirsin” diyorlar ya, “herkese
saygı duyma ……”
Bir elektrik-elektronik mühendisine “Bence
akım ile direncin çarpımı volta eşit
değildir” demek, veya bir doktora “bence
kanser grip kadar önemsiz,gelip geçici bir
hastalık” demek, veya bir mimara “Taşıyıcı
sistemin binada hiçbir önemi yoktur, hesabı
gereksizdir” demek, veya veya veya ….
demek ne kadar anlamsız ve absürt değil mi?
Bu meslek dallarının hepsi muhakkak ki başlı başına bir
OLAY bir ilim. Belki bunlardan birine
bir değil iki ömür bile yetmez. Hepsi
insanoğlunun rahatı için yapılan şeyler. Fakat
toplumdan bağımsız sürdürülmeyen şu
hayatımızda bu rahatlıkları yaşayacak da bir ortam
lazım. İnsanlarla beraber bir hayat. Pek tabi ilk
insandan beri olduğu ve olması gerektiği gibi
kurallı bir hayat.
Kuralları kendi kafasında bitirip “Bence
bu caiz aaaaabi” diyerek bitiren insan
işte bu kurallı hayatı kuralsız hale getiren en
önemli insandır.
Kuralların insanın kafasında değil vicdanında
bitmesinin gerekliliğinin herkes tarafın ayan beyan
görüldüğü kanaatindeyim.
Çünkü insanı yalnızken bile
frenleyebilecek kural insanın vicdanında biten
kuraldır. Akıllı insan kurallarda duygularına göre
değil aklına göre hareket eder. Fakat akıldaki
sınırlayıcı, frenleyici etken vicdandır.
“Vicdansız” diye tabir
ettiğimiz kişilerin hayatlarına bir göz atın.
Hiç birinin yaptıkları “akla”
sığmaz. Demek ki akıldaki sınırlayıcı etken vicdandır.
Bu vicdanla kurallara uyulur. Aklın söylediği
değişir fakat aklını yitirmemiş bir vicdan sahibinin
söyledikleri ASLA değişmez.
Onun için lütfen aklımızı
yitirmeyelim, vicdan sahibi olalım ve en az ilk
paragrafta saydığım ilimler kadar geniş olan din ilmini
hafife almadan kurallarına saygı duyalım.
(Din ilminin genişliğine örnek olarak sadece
birkaç alt başlığını söylemek gerekirse;
Kur’an-ı Kerim, Hadis, Fıkıh, Akaid, Kelam,
Siyer. Bu başlıkların hepsi alanında yüz
binlerce eser yazılmış ve en az bir o kadar da
eser yazılabilecek kadar geniş, bu üst başlıkların
yüzlerce alt başlıklarından birine bir
enstitü kurulacak kadar kapsamlı bilgi
içeren muhteviyattadır.)
Eğer bu eleştiriyi 19 yy ın başlarında yazıyor olsaydım
herhalde şöyle başlardım ;
"İşbu kelam, elân kezzap mutasavvıflara ve
dahi tasavvufun nüvesini fehmden yoksun zevatadır.
Umulur ki eyice okuyup anlayalar, mucibince amel
edeler…
Tasavvuf saçma sapan yere herkese sempati
beslemek değildir, aşk teması adı altında eserlerle bir
albümün %90 ını doldurmak değildir,
"…bana dandik neyzen deseler hiç
kızmam" demek hiç değildir (bkz:Benlik
[enaniyet, yani kendini beğenmek] nedir?), "yok
canım estağfirullah" desinler diye bekleyerek
mütavazilik yapmak değildir.
Bütün bu ayaklar ise mutasavvıf ayaklarıdır.
Kişisel muhakemeden yoksun, çıkarcı zihniyetini
terk edememiş, dünyada KENDİ
için yaşayan, tasavvufu ve sözde
mutasavvıfığını, yükselmek için bir basamak
addeden, AŞAĞILIK özellikleri ile
de bilinirler. Tasavvufa yeni bir açılım (!)
getirmek adına (çok biliyor ya) yaptıkları
işlerde muhakkak kendi imzalarınıda işin bir kısmına
koyup kişisel çıkar elde etmekten geri
kalmazlar. İşin özünden maalesef
yoksundurlar.
Otostopla bütün Avrupa'yı dolaştıktan sonra
Türkiye'ye uğrayan PİPPA, Gebze'de aracına bindiği
şöför tarafından önce tecavüze
uğradı, sonra katledildi.
Ne kadar tanıdık öyle değil mi?
Çocukluğumun bir Türk Filmi düştü
hemen hafızama. Ayşecikli bir filmi yanılmıyorsam. İki
genç kız bisikletleriyle tatile gidiyorlardı.
Köylerden kasabalardan geçip
eğleniyorlardı. Sonra başlarına olmadık şeyler geldi. O
günlerde kafamda "otostop ve tek başına
yolculuk hiç güvenli değil" mesajı
yerleşmişti. Sonra da malum klişeler, "Bir kadının
ne işi var bir başına sokaklarda!" Hep bu
söylemlerle büyüdük. Akşam
karanlığı çöktüğünde bırakın
yalnız yürümeyi arabayla bile giremez olduk
ıssız sokaklara.. Yalnızdık, savunmasızdık.
Çünkü biliyorduk ki bizim erkeklerimiz
ancak KENDİ karıları kızları söz konusu olduğunda
ERKEK kesililirlerdi! Kendi karısı sokağa adım atamaz,
ama sokaktaki tüm kadınlar onundur!
Ülkesindeki kadınlara bu kadar acımasız olan
ERKEKLERİMİZ nazarında yabancı uyruklu tüm
kadınlar birer fahişeydi! Öyle ya, ne işleri vardı
yoksa ülkelerinden binlerce kilometre uzakta?
Doktor olabilirlerdi, sanatçı olabilirlerdi, ama
MÜSLÜMAN değillerdi. Ve Müslüman
olmayan kadınlarla her türlü şey
yapılabilirdi!
İçim daraldı. Daraldıkça babamı,
ağabeyimi, eşimi , arkadaşlarımı
düşündüm. Onlar da bu ülkenin
erkeğiydi. Bu şerefsizlerden değillerdi ama. Ya biz
başka türlüydük, ya ONLAR. Onlar
herneyseler bir an evvel DEFOLSUNLAR.
Ah.. Bir de bizim o HARİKA yasalarımız var öyle
değil mi? Bu ülkede kollanmak için ya katil
olacaksın ya tecavüzcü zaten. PEH.
tamamen emekli sandığı ve ssk arasındaki kan
uyuşmazlığından kaynaklanan şizoid kurumlar vakasının
orta yerine saplandım kaldım. iki üniversitenin
rektörlüğü arasındaki kavram
kargaşasının yegane sebebi konu kısmında adımın ve
soyadımın yazdığı birtakım resmi yazışmalar. elimde
birbirinin aynı bilgileri içeren farklı
formatlarda kağıt parçacıklarıyla şehrin bir
ucundan diğerine koşuyorum. devamı >
İlkel toplumlardan beri insanların yaşamlarını
incelediğimizde, inanç, eğitim, aile, ekonomi ve
idare gibi beş temel çizgi üzerinde
yaşamlarını sürdürebilmek için bu
temel kavramlar doğrultusunda sürekli kendilerini
yenileyip geliştirmekte olduklarını
görürüz.
Bu kavramlar zaman zaman silik ve karışık devreler
geçirmişse de insan için çok
hayati beş temel çizgi oluşundan dolayı
hiçbir zaman kaybolmamıştır.
Ülkemizde ise bu beş kavram ya hiç
anlaşılmamış ya da bu kavramlara derinlik kazandırılıp
ülkemiz insanlarına doğru yön verilememiştir.
İnancın ne olduğunu, eğitimin nasıl olması gerektiğini,
eğitimcinin hangi konularda varlığının hayati
önemde olduğunu bilmek durumundayız. Bunu
bildiğimiz takdirde bütün kavramlar
"yerli yerinde" değerlendirilecek, ortak
paydalar artacak bunun neticesinde de hoşgörü
ortamı; bizi ulusal huzur ve mutluluğa
götürecektir...
Örtünme bu hassasiyetlerin neticesinde
değerlendirilmesi gereken ve "yerli yerine"
oturtulması gereken bir kavram... Her bilginin ve
kavramın olduğu gibi bu kavramında insana göre
değerlendirilip hakettiği önemin verilmesi
gerekmektedir.
devamı >
Eleştirel.com yazarı iseniz buradan giriş yapabilirsiniz, değilseniz yazarlığa başvurmak için lütfen formu doldurun.